<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Seyeho</title>
	<atom:link href="http://www.seyeho.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.seyeho.com</link>
	<description>Online ansiklopedik bilgi erişimi...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 17 Jan 2012 19:01:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Zulular (Bantu Halkı)</title>
		<link>http://www.seyeho.com/bilim-ve-teknik/zulular-bantu-halki.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/bilim-ve-teknik/zulular-bantu-halki.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 19:01:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Teknik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18891</guid>
		<description><![CDATA[Güney Afrika Cumhuriyeti&#8217;nin doğusundaki Natal eyaletinde yaşayan bir Bantu halkıdır. Natal dışında komşu devletler Lesotho ve Svaziland&#8217;da da bulunan Zulular&#8217;ın dili Nijer-Kongo dil ailesinin Bantu grubunda yer alan Zulu dilidir. Zulular&#8217;la Zosalar ve Svaziland&#8217;ın yerli halkı olan Svaziler  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-18892" title="Zulular (Bantu Halkı)" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2012/01/zulular.jpg" alt="" width="139" height="160" />Güney Afrika Cumhuriyeti&#8217;nin doğusundaki Natal eyaletinde yaşayan bir Bantu halkıdır. Natal dışında komşu devletler Lesotho ve Svaziland&#8217;da da bulunan Zulular&#8217;ın dili Nijer-Kongo dil ailesinin Bantu grubunda yer alan Zulu dilidir. Zulular&#8217;la Zosalar ve Svaziland&#8217;ın yerli halkı olan Svaziler arasında soy, dil ve kültür açısından çok sıkı bağlar vardır.</p>
<p>Zulular, günümüzde Natal&#8217;in kuzeydoğu kesiminde kalan ve Zululand adı verilen tarihsel bölgede yaşarlardı. Şaka&#8217;nın yöneticiliği döneminde (1816-28) komşuları Anguniler&#8217; le birlikte bugünkü Natal&#8217;in büyük bölümünü ele geçirerek Zulu Krallığı&#8217;nı kurdular. Şaka&#8217; dan sonra başa geçen Dingane&#8217;nin döneminde, Dingane&#8217;nin kardeşi Mpande ile anlaşan Boerler 1840&#8242;ta Dingane&#8217;yi devirdiler.</p>
<p>Babanın otoritesinin çok güçlü olduğu Zu-lular&#8217;da klan en yaşlı erkeğin önderliğindedir. Erkekler çokkarılıdır; kadınlar arasındaki sıralamada en büyük oğlun annesi olan &#8220;büyük eş&#8221; en yukarıda yer alır, öbürleri yaşlarına göre sıralanır. Ataerkil toplulukların pek çoğunda görüldüğü gibi Zulular&#8217;da da kocası ölen bir kadın kayınbiraderiyle evlenmeye zorla-nabilmektedir. Ayrıca kadınların ölmüş bir akrabanın ruhuyla evlendirildiği &#8220;hayalet evlilik&#8221; de görülür.</p>
<p>Klanın reisi olan en yaşlı erkek savaşta önderlik eder, barışta ise yargıçlık görevini üstlenir. Klanın değişik bölümlerinde sorumluluğu genellikle reisin yakın akrabaları arasından seçilen başkanlar üstlenir. Zulu Krallığı sırasında klan reislerinin çoğu kralla akrabaydı.</p>
<p>Zulular örgütlü bir askeri toplum oluşturmuşlardı. Ama Boerler ile ingilizler Zulu topraklarını büyük ölçüde ellerine geçirdiler. İngilizler 1843&#8242;te Natal&#8217;i ilhak ettiİer. Ama 1870&#8242;lerin başında Zulular&#8217;ın başına geçen Cetevayo, Zulu ordusunu dağıtıp İngiliz egemenliğine girmeyi reddetti ve 40-60 bin askerlik bir ordu kurarak İngilizler&#8217;e karşı savaş açtı (1878). Zulu Savaşı adı verilen bu savaş Temmuz 1879&#8242;da İngilizler&#8217;in zaferiyle sonuçlandı. Zululand&#8217;ı bütünüyle ellerine geçiren</p>
<p>İngilizler bölgeyi kendi denetimlerinde 13 küçük krallığa böldüler. Zululand 1887&#8242;de İngiliz sömürgesi yapıldı. 1897&#8242;de de Natal&#8217;e katıldı ve onun bir parçası haline geldi.</p>
<p>Yaratıcı bir tanrıya, cadılara ve büyücülere inanan Zulular&#8217;da atalara tapma çok yaygındı. Ekim, savaş ve kıtlık gibi büyük doğal ve toplumsal olaylarda kralın başkanlığında dinsel törenler düzenlenir, kral soyunun atalarından yardım istenirdi. Zulular sonradan Hıristiyan oldular ve değişik kiliselere dağıldılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/bilim-ve-teknik/zulular-bantu-halki.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zooloji</title>
		<link>http://www.seyeho.com/bilim-ve-teknik/zooloji.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/bilim-ve-teknik/zooloji.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 18:58:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Teknik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim dalları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18888</guid>
		<description><![CDATA[Biyolojinin hayvanları inceleyen dalıdır ve bu alanda çalışan bilim adamlarına zoolog denir. Zoologlar hayvanlann vücut yapısını, davranışlarını, gelişmelerini, üremelerini ve canlı cansız çevreyle olan ilişkilerini araştırırlar.
Hayvanların bilimsel adları için temel alınan dil Latince&#8217;dir.  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-18889" title="Zooloji" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2012/01/Zooloji-200x149.jpg" alt="" width="200" height="149" />Biyolojinin hayvanları inceleyen dalıdır ve bu alanda çalışan bilim adamlarına zoolog denir. Zoologlar hayvanlann vücut yapısını, davranışlarını, gelişmelerini, üremelerini ve canlı cansız çevreyle olan ilişkilerini araştırırlar.</p>
<p>Hayvanların bilimsel adları için temel alınan dil Latince&#8217;dir. Bu adlar alışık olmayanlara çok uzun ve yazılıp okunması güç gelebilir. Ama dili ve ülkesi ne olursa olsun bütün zoologlar aynı adları kullandıklarından bu adların anlamını hemen bilebilirler. Günümüze kadar tanımlanmış 1 milyon dolayında hayvan türünden birçoğunun yalnız bilimsel adı vardır.</p>
<p><strong>Hayvanların Sınıflandırılması</strong><br />
Her hayvanın bilimsel adı iki (bazı durumlarda üç) parçadan oluşur. Bunlardan önde yer alanı hayvanın en yakın akrabalık ilişkisini gösteren cins adı, arkada yer alanı ise tür adıdır. İki ad kullanma ilkesini ilk kez öne süren kişi İsveçli ünlü bilim adamı Carolus Linnaeus&#8217;tur.</p>
<p>Bu sisteme göre Örneğin evcil kedinin bilimsel adı Felis catus&#8217;tur. Felis, puma ile kedigillerden birçok küçük yapılı yabanıl hayvanın da cins adıdır. Ardından gelen catus adı ise yalnız, bu cins içindeki evcil kedi türü için kullanılır.</p>
<p>Birbirine çok benzeyen cinsler aynı familya altında, benzer familyalar aynı takım altında ve benzer takımlar aynı sınıf altında toplanır. Felis catus kedigillerin (Felidae familyası) üyesidir. Kedigillerin bütün üyeleri ise benzer familyalarla birlikte etçil memeliler arasında sınıflandırılır. Etçiller takımının bilimsel adı Carnivora. Memeliler ise havanın oksijeniyle soluyan, kıllı ve sıcakkanlı hayvanlar sınıfıdır. Bilimsel adı Mammalia olan bu sınıfın üyelerinde yeni doğan yavrular annelerinden süt emerek beslenir. En benzer özellikler gösteren sınıflar aynı filum altında toplanır. Felis catus omurgalıları içeren kordalılar (Chordata) filumuna girer. Filumlar hayvanlar âleminin temel bölümleridir. Bir türü ilk kez tanımlayan zoologun adı bu türün bilimsel adına eklenir.</p>
<p>Hayvanlar âlemi geleneksel olarak omurgalılar ve omurgasızlar olarak ikiye ayrılır. Omurgalılar omurgasızlardan daha üstün yapılıdır. Balıklar, amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve insanın da yer aldığı memeliler omurgalıların üyeleridir.</p>
<p>Başka bir sınıflandırmaya göre omurgalılar ve omurgasızlar üç altâleme aynlır: Tek-hücreli hayvanlar (Protozoa), süngerler (Parazod) ve çokhücreli hayvanlar (Metazoa).</p>
<p>Aşağıda bu alt âlemlerin başlıca bölümleri yer almaktadır.</p>
<p>Tekhücreli Hayvanlar.Bu grupta sınıflandırılan canlılar tek bir hücreden ya da her bir hücresi beslenme, sindirim, solunum, boşaltım ve üreme gibi bütün yaşamsal etkinliklerini kendi başına yürütebilen hücre kümelerinden oluşur. Hemen hepsi yalnız mikroskop altında görülebilecek ölçüde küçüktür. Dünyanın her yerinde, denizde, tatlı sularda ve karada bulunurlar. İçlerinden delikliler (Foraminifera) denizlerde yaşar ve öldüklerinde kabukları dibe çökerek tebeşir kütlelerini oluşturur. Birçoğu hayvanların ve bitkilerin içinde yaşayan asalaklardır. Örneğin insanlarda sıtmaya bu canlıların dört türü yol açar.<br />
Süngerler.Süngerler yaşama biçimi ve yapıları bakımından bütün öbür hayvanlardan çok farklıdır. Çoğu denizde, kayalara ve öbür yüzeylere tutunarak yaşar. Gövdeleri bir çeşit iskeletle desteklenmiştir. Yaygın olarak tanınan doğal banyo süngeri de bir sünger hayvanının lifli iskeletidir.</p>
<p>Knitliler ya da Selentereler. Denizanaları, mercanlar ve denizşakayıkları bu grupta yer alır. Hepsi suda, çoğu denizde yaşar. Tipik olarak vücutlarının dışa açılan tek deliği, mideyle bağlantılı, yakıcı kapsüllerle donanmış dokunaçların çevrelediği bir ağızdır. Sindirilmemiş besin artıkları da bu delikten dışarı atılır. Mercanların iskeleti tropik denizlerde yükselen birçok mercanadasını ve mercan resifini oluşturur.</p>
<p>Yassısolucanlar.Gövdeleri bölütsüzdür. Sindirim sistemleri ya yoktur ya da dışarıya tek delikle açılan dallanmış bir keseden oluşur. Üreme sistemleri çok karmaşıktır. Büyük bölümü hem erkek, hem de dişi üreme organlarını taşıyan erdişi hayvanlardır. Tenya gibi konaklarından sindirilmiş maddeleri alan asalak yassısolucanlarda sindirim sistemi tümüyle yok olmuştur.</p>
<p>Yuvarlaksolucanlar. Gövdeleri yuvarlak ve bölütsüzdür. Ağız, sindirim kanalı ve anüsü içeren, tam olarak gelişmiş sindirim sistemleri vardır. Çoğu asalak, öbürleri denizde, tatlı sularda ve karada yaşar. Asalak türlerinden kancalıkurtlar insanların bağırsaklarına girerek kanlarını emer.</p>
<p>Derisidikenliler. Bu grup üyelerinin iskeleti, genellikle dikenli bir derinin hemen altında yer alan sert, kireçli levhacıklardan oluşur. Gövde yapıları yıldız biçiminde, beşli ışınsal simetri gösterir. &#8220;Tüp ayak&#8221; denen borular hareket etmelerini sağlar. Denizkestanesi, denizyıldızı ve denizhıyarı en tanınmış derisi dikenlilerdir.</p>
<p>Halkalısolucanlar. Bu grup üyelerinin gövdesi uzundur ve art arda dizili bölütlerden oluşur. İskeletleri yoktur. Çoğunun her bölütünde bulunan dikenler sülüklerde görülmez. Vücut boşlukları iyi gelişmiştir. Sinir kordonu omurgalılardaki gibi sırtta değil altta uzanır. Denizde, tatlı sularda ve karada yaşarlar. Tanınmış üyeleri arasında yersolucanları ve sülükler sayılabilir.</p>
<p>Eklembacaklılar.Bu grup yengeçleri, ıstakozları, kırkayakları, çıyanları, akrepleri, örümcekleri ve böcekleri içerir. Tür sayıları öbür grupların toplam tür sayısını aşar. Gövdeleri bölütlüdür ve dış iskeletle desteklenmiştir. Çeneleri bir çiftten çok, eklemli bacakları en azından üç çifttir.</p>
<p>Yumuşakçalar.Genellikle sert ve kireçli bir kabukla korunmuş yumuşak gövdeli hayvanlardır. Bazıları iri ve kaslı &#8220;ayak&#8221; denen bir uzantı sayesinde hareket eder. Ahtapotlar ise yüzgeçlerini kullanarak ya da sifonlarından su püskürterek yüzer. Yumuşakçalar midye, istiridye, tarak gibi birçok kıyı hayvanının yanı sıra salyangozları, sümüklüböcekleri, ahtapot ve kalamar gibi kafadanbacakhlan içeren geniş bir omurgasızlar grubudur.</p>
<p>Kordalılar. Omurgalıları ve basit yapılı birkaç küçük grubu kapsar. Kordahların vücudu, yaşamlarının hiç olmazsa bir evresinde sırtipi (notokord) denen bir çeşit iskeletle desteklenmiştir. Ayrıca sırtlarında omurgasızlardan farklı olarak içi boş bir sinir kordonu uzanır. Balıklar, kurbağalar, yılanlar, kelerler, timsahlar, kuşlar ve memeliler bu grubun üyeleridir. Hayvanlar âlemine ilişkin bir tabloyu HAYVAN maddesinde bulabilirsiniz.</p>
<p><strong>Zoologların Çalışma Alanları</strong><br />
Zoologlar sürekli olarak hayvanlara ilişkin yeni bilgiler edinmeye çalışırlar. Bu bilgiler zararlı hayvanların ve hastalıkların denetlenmesine, çiftlik hayvanı soylarının ıslah edilmesine, balıkçılıkla ilgili sorunların çözülmesine yardımcı olur.</p>
<p>Böcek, fare ve tavşan gibi zararlı hayvanlar her yıl milyonlarca ton ürünün yok olmasına yol açar. Bazı böcekler bitkilerle beslenirken çeşitli bitki hastalıklarının yayılmasına neden olur. Tahıl gibi depolanmış ürünlere üşüşen birçok zararlı hayvan vardır. Zehirli kimyasal maddeler bu zararlıları öldürmekle birlikte toprağı ve suyu kirletmekte, yararlı hayvanları da yok etmektedir. Zoologlar zararlıların yaşamını inceleyerek daha güvenilir mücadele yöntemleri geliştirmeye çalışırlar. Bunlar arasında, zararlıların üremesini engelleme ve zararlılarla beslenen canlılardan yararlanma gibi yöntemler belirtilebilir.</p>
<p>Asalaklarla mücadele zoolojinin önemli bir çalışma alanıdır. İnsanlara ve evcil hayvanlara dadanan bu zararlılar ölümle de sonuçlanabi-len çeşitli hastalıklardan sorumludur. Asalak solucanlar gibi bazıları konaklarının içinde yaşar. Sivrisinek, pire ve bit gibileri kan emerek beslenir. Bu hayvanlar kan emerken sıtma, uyku hastalığı, sarıhumma gibi hastalıkları bulaştırır.</p>
<p>Zooloji besin üretimini artırmaya da yardımcı olur. Özel olarak geliştirilmiş, zararlı hayvanlara ve hastalıklara dirençli, verimi yüksek tohumlar kıtlık çekilen ülkelerde başarıyla kullanılmaktadır. Özel besinler kesimlik hayvanlann hızla gelişmesini sağlar. Balık üretimi (tarla balıkçılığı) doğal besin kaynaklarından yararlanma ve bu kaynakları özenle kullanma yolunda atılmış önemli bir adımdır. Bazı zoologlar için anatomi temel ilgi alanıdır.</p>
<p>Bu uzmanlar hayvanların yapısını ve organlarını incelerler. Bazıları ise çalışmalarını kalıtım ve genetik konularında yoğunlaştırırlar. Bazı zoologların çalışma alanı geçmiş çağlardan kalan hayvan fosilleriyle sınırlıdır. Bu bilim dalı paleontoloji adıyla tanınır. Hayvanların yaşadıkları çevreyle olan ilişkilerini inceleyen zoologlar da vardır. Bu bilim dalına ise çevrebilim ya da ekoloji denir. Hayvan hastalıklarının incelenmesi patoloji, böceklerin incelenmesi entomoloji, kuşların incelenmesi ornitoloji denen bilim dallarının ilgi alanına girer.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/bilim-ve-teknik/zooloji.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emile Zola (1840-1902)</title>
		<link>http://www.seyeho.com/biyografiler/emile-zola-1840-1902.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/biyografiler/emile-zola-1840-1902.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 18:53:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18885</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyatta Doğalcılık Akımı&#8217;nın kurucusu sayılan Fransız yazar (1840-1902) Emile Zola, yaşadığı dönemde sosyoloji ve psikoloji alanlarında geliştirilen bilimsel ilkeleri yapıtlarına uygulamıştır.
Babası İtalyan, annesi Fransız olan Zola Paris&#8217;te doğdu ve çocukluğunu Aix-en-Provence&#8217;ta  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2012/01/Emile-Zola-139x200.jpg" alt="" title="Emile Zola (1840-1902)" width="139" height="200" class="alignleft size-thumbnail wp-image-18886" />Edebiyatta Doğalcılık Akımı&#8217;nın kurucusu sayılan Fransız yazar (1840-1902) Emile Zola, yaşadığı dönemde sosyoloji ve psikoloji alanlarında geliştirilen bilimsel ilkeleri yapıtlarına uygulamıştır.</p>
<p>Babası İtalyan, annesi Fransız olan Zola Paris&#8217;te doğdu ve çocukluğunu Aix-en-Provence&#8217;ta geçirdi. Yedi yaşındayken babasının ölmesi üzerine geçim sıkıntısına düşen annesi Paris&#8217;e dönünce, Zola onun yanına giderek öğrenimini tamamladı. Ama bakalorya sınavını başaramadığı için üniversiteye devam edemedi.<br />
1862&#8242;de Hachette Yayınevi&#8217;nde çalışmaya başlayan Zola, bu dönemde epik şiirler, bir öykü kitabı ve bir de roman yazdı. Daha sonra bazı gazetelerde edebiyat ve sanat eleştirileri kaleme alan yazar, 1867&#8242;de yapıtlarına hayranlık duyduğu İzlenimci ressam Edouard Manet&#8217;nin yaşamöyküsünü konu alan eleştirel bir kitap yayımladı. Aynı yıl yayımlanan Therese Raquin Zola&#8217;nın ilk kez Doğalcılık yöntemini kullandığı, dehşet öğelerine yer veren bir romandı.</p>
<p>Yaşadığı dönemde pozitif düşünce ve felsefe gelişmiş, sosyoloji ve psikoloji birer bilim dalı olmuştu. Bu gelişmelerden esinlenen Zola, bu yeni bakış açısını, örneğin soyaçekim kuramını, yazdığı romanlar yoluyla kanıtlamaya çalışıyordu. Bu amaçla, Rougon ve Macquart adlı iki ailenin beş kuşak boyunca yaşamlarını anlatacak 20 kitaplık bir dizi planlayarak 1870&#8242;te bu dizinin ilk iki romanını bitirdi. 1871&#8242;de yayımlanan Rougon&#8217;ların Yük-selişi&#8217;ni (La Fortune des Rougon) izleyen ve fazla ilgi uyandırmayan beş kitaptan sonra, alkolizmi konu alan Meyhane (L&#8217;Assommoir; 1877) ile Zola büyük bir ün kazandı. Zola&#8217;nın 16 yılda tamamladığı bu dizinin en tanınan romanları arasında dilimize de çevrilen Nana (1880) ve Germinal (1885) sayılabilir. Doğalcılık&#8217;ı en iyi biçimde verebilmek için Zola bu romanlarda edebi bir dil kullanmaktan çok, kişileri geldikleri sosyal sınıfın diliyle konuşturmuştur.</p>
<p>Romanlarının yanı sıra, deneme ve inceleme türlerinde de yapıtlar veren Zola, romancının, kendi kahramanlarına klinik ve labora-tuvar testleri gibi testler uygulayarak onların kişiliklerini çözümleyebileceği kanısındaydı. Bu kuramını geliştirdiği ve çeşitli gazetelerde yayımlanan yazılarını sonradan Le Roman experimentale (1880; &#8220;Deneysel Roman&#8221;) adlı kitabında topladı.</p>
<p>Vatana ihanetle suçlanarak Ömür boyu hapse mahkûm olan Yahudi asıllı Fransız subay Alfred Dreyfus&#8217;un suçsuzluğuna inanan Zola, bir gazetede 1898&#8242;de yayımlanan ve Fransız genelkurmayını suçlayan &#8220;J&#8217;accuse&#8221; (Suçluyorum) adlı yazısı nedeniyle bir yıl hapse ve para cezasına çarptırıldı. Hapse girmemek için İngiltere&#8217;ye kaçtı ve 1899&#8242;da genel af çıkması üzerine yurduna geri döndü. Paris&#8217;teki evinde bacadaki tıkanıklık yüzünden zehirlenerek ölen Zola&#8217;nın cenazesi 1908&#8242;de devlet töreniyle Pantheon&#8217;a gömüldü.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/biyografiler/emile-zola-1840-1902.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ziya Paşa (1825-1880)</title>
		<link>http://www.seyeho.com/biyografiler/ziya-pasa-1825-1880.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/biyografiler/ziya-pasa-1825-1880.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 18:51:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Politikacılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18882</guid>
		<description><![CDATA[Tanzimat edebiyatının kurucularındandır. İlk Jön Türkler arasında yer almış, meşrutiyetin ilanı için siyasal alanda mücadele etmiştir.
(1825-1880) Ziya Paşa İstanbul&#8217;da doğdu. Babası küçük bir memurdu. İlk ve ortaöğrenimden sonra girdiği Sadaret Mektubi Kalemi&#8217;nde (Sadrazamlıkla yazışmaları yöneten  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-18883" title="Ziya Paşa (1825-1880)" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2012/01/Ziya-Paşa-146x200.jpg" alt="" width="146" height="200" />Tanzimat edebiyatının kurucularındandır. İlk Jön Türkler arasında yer almış, meşrutiyetin ilanı için siyasal alanda mücadele etmiştir.</p>
<p>(1825-1880) Ziya Paşa İstanbul&#8217;da doğdu. Babası küçük bir memurdu. İlk ve ortaöğrenimden sonra girdiği Sadaret Mektubi Kalemi&#8217;nde (Sadrazamlıkla yazışmaları yöneten büro) bilgisini artırdı. Arapça ve Farsça öğrendi, edebiyata olan ilgisi yoğunlaştı. 1855&#8242;te Sadrazam Mustafa Reşid Paşa&#8217;nın dikkatini çekerek saray kâtipliğine getirildi. Bu görevde iken, daha sonra açıkça muhalefet edeceği, dönemin önde gelen devlet adamları Âli ve Fuad paşalarla ilk kez karşı karşıya geldi. Fuad Paşa&#8217;nın sadrazam olması üzerine 1861&#8242;de saraydan uzaklaştırıldı; Kıbrıs, Amasya, Samsun mutasarrıflıklarında bulundu.</p>
<p>Ziya Paşa Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye üyesi olarak İstanbul&#8217;a dönünce yönetime karşı basın yoluyla muhalefete girişti. <em>Muhbir </em>gazetesindeki yazıları Âli Paşa&#8217;nın tepkisini çekince yeniden İstanbul&#8217;dan uzaklaştırılmak istendi. Bunun üzerine Ziya Paşa yakın arkadaşı Namık Kemal&#8217;le birlikte 1867&#8242;de Avrupa&#8217;ya kaçtı. Paris, Londra ve Cenevre&#8217;de geçirdiği dört yıl boyunca yurtdışındaki Jön Türkler&#8217;le birlikte çıkardıkları <em>Hürriyet </em>gazetesinde Âli Paşa&#8217;ya karşı muhalefeti sürdürdüler. Ama Jön Türkler&#8217;in koruyucusu Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın parasal desteğini çekmesiyle muhalefet dağıldı. 1871&#8242;de Âli Paşa&#8217;nın ölmesi üzerine Ziya Paşa&#8217;nın da aralarında olduğu bir grup Jön Türk yurda döndü.</p>
<p>Ziya Paşa 1871-76 arasında İstanbul&#8217;da çeşitli yüksek devlet görevlerinde bulundu. Abdülaziz&#8217;in 1876&#8242;da tahttan indirilmesinden sonra meşrutiyetin ilanına yönelik hazırlıklar sırasında Kanun-ı Esasi&#8217;yi (anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. Ama II. Abdülha-mid&#8217;in tahta çıkmasından sonra İstanbul&#8217;da kalması sakıncalı görülerek Suriye valiliğine gönderildi. Ardından Konya ve Adana valiliklerine atandı. Adana valiliği sırasında öldü.</p>
<p>Ziya Paşa Tanzimat edebiyatının öbür kurucuları gibi gelenekle modernlik arasında kalmış gibidir. Şiirde Divan edebiyatının biçim özelliklerine bütünüyle bağlıdır. Ama içerikte Tanzimat aydınlarının hürriyet, vatan, adalet, geri kalmışlık gibi ortak kaygılarını, isteklerini dile getirir. 1868&#8242;de <em>Hürriyet </em>gazetesinde çıkan bir yazısında halk edebiyatının yeni doğacak çağdaş edebiyat için temel alınması gerektiğini savunmuş, ama hiçbir zaman bu yolda çaba harcamamıştır. Şiirleri ölümünden sonra <em>Eş&#8217;ar-ı Ziya </em>(1881) adıyla derlenmiş, yeni yazıyla da <em>Ziya Paşa&#8217;nın Şiirleri </em>(1960) başlığıyla yayımlanmıştır. Öbür yapıtları arasında <em>Terci-i Bend Terkib-i Bend </em> (1872), Arap, Fars ve Türk Divan şiirinin bir antolojisi niteliğindeki <em> Harabat </em>(1874), Âli Paşa&#8217;yı yeren <em>Zafername </em>(1868) ve <em>Rüya </em> (1910) sayılabilir. Ziya Paşa ayrıca Moliere&#8217; in <em>Tartuffe </em>adlı oyununu, Viardo&#8217;nun <em>Endülüs Tarih?ni </em>ve J.-J. Rousseau&#8217;nun <em>Emile </em>adlı yapıtlarını da Türkçe&#8217;ye çevirmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/biyografiler/ziya-pasa-1825-1880.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ziya Gökalp</title>
		<link>http://www.seyeho.com/biyografiler/ziya-gokalp.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/biyografiler/ziya-gokalp.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 22:01:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyologlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18878</guid>
		<description><![CDATA[Türkçülük düşüncesini sistemli bir ideoloji haline getiren sosyolog ve düşünürdür.
Diyarbakır&#8217;da doğan (1876-1924), Ziya Gökalp&#8217;in asıl adı Mehmed Ziya&#8217;dır. Daha küçük yaşlarda okumaya karşı büyük ilgi duyan Ziya Gökalp Diyarbakır Askeri Rüştiyesi&#8217;ni bitirdi. Daha sonra aynı kentteki mülkiye  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-18879" title="Ziya Gökalp" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2012/01/Ziya-Gökalp-106x200.jpg" alt="" width="106" height="200" />Türkçülük düşüncesini sistemli bir ideoloji haline getiren sosyolog ve düşünürdür.</p>
<p>Diyarbakır&#8217;da doğan (1876-1924), Ziya Gökalp&#8217;in asıl adı Mehmed Ziya&#8217;dır. Daha küçük yaşlarda okumaya karşı büyük ilgi duyan Ziya Gökalp Diyarbakır Askeri Rüştiyesi&#8217;ni bitirdi. Daha sonra aynı kentteki mülkiye idadisinde (lise) öğrenimini sürdürdü. Felsefe ile sosyal bilimlere ilgisi lise sıralarında başlamıştı. Bu sırada bir kolera salgını nedeniyle Diyarbakır&#8217;a gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından doktor Abdullah Cevdet&#8217;le tanışarak onun etkisinde kaldı. Lise eğitimini tamamlayan Ziya Gökalp, İstanbul&#8217;a gitme isteği ailesince geri çevrilince başına kurşun sıkarak intihar girişiminde bulundu. Sonunda İstanbul&#8217;a giderek Baytar Mektebi&#8217;nde yükseköğrenimine başladı. Öğrenciliği sırasında tanıştığı İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından İbrahim Temo kanalıyla bu örgüte katıldı.</p>
<p>Ziya Gökalp&#8217;in yükseköğrenimi siyasal ilgileri nedeniyle birkaç kez durakladı. Abdülhamid yönetimine karşı gizli faaliyetlerinden ötürü 1899&#8242;da tutuklandı. 10 ay hapis yattıktan sonra Diyarbakır&#8217;a sürgün edildi. Diyarbakır&#8217;da küçük memurluklarda bulunan Ziya Gökalp zamanının çoğunu okumaya ayırarak kendini yetiştirmeye çalıştı. Ayrıca <em>Diyarbakır </em>gazetesinde yazıları ve şiirleri yayımlanıyordu. 1908&#8242;de II. Meşrutiyet&#8217;in ilanını izleyen günlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin Diyarbakır şubesini kurarak siyasal çalışmalara başladı. Birkaç arkadaşıyla birlikte <em>Pey-man </em>gazetesini çıkardı. 1909&#8242;da Selanik&#8217;te toplanan İttihat ve Terakki kongresine Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Ertesi yıl bu örgütün genel merkez üyeliğine seçilince yeniden Selanik&#8217;e gitti. Bu arada <em>Genç Kalemler </em>dergisinde yazılar ve şiirler yayımlıyordu.</p>
<p>1912&#8242;de Ergani Madeni Sancağı&#8217;ndan Meclis-i Mebusan&#8217;a seçilen Ziya Gökalp İstanbul&#8217;a yerleşti. Türk Ocağı&#8217;nın kurucuları arasında yer aldı. Bu derneğin yayın organı olan <em>Türk Yurdu </em>başta olmak üzere <em>Halka Doğru, İslam Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, Yeni Mecmua, Milli Tetebbular Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası </em>gibi dergilerde yayımladığı yazılarıyla görüşlerini hızla yaymaya başladı. Bir yandan da Darülfünun&#8217;da (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri veriyordu. Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı&#8217;ndan yenik çıkınca savaş süresince yönetimde olan İttihat ve Terakki&#8217;nin de iktidarı son buldu. Bu partinin etkin kuramcılarından olan Ziya Gökalp 1919&#8242;da İngilizler tarafından Malta Adası&#8217;na sürüldü. İki yıl süren sürgün 1921&#8242;de son bulunca Diyarbakır&#8217;a giderek <em>Küçük Mecmua&#8217;yı </em>yayımlamaya başladı. 1923&#8242;te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Encümeni başkanlığına atanan Ziya Gökalp, Ankara&#8217;ya yerleşti. Aynı yıl Diyarbakır milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ne girdi. Kısa süren bir hastalığın sonunda İstanbul&#8217;da öldü.</p>
<p>Ziya Gökalp&#8217;in düşünceleri değişik dönemlerde farklı biçimler almıştır. 1908&#8242;e kadarki dönemde özgürlük ve değişimden yanadır. Jön Türkler&#8217;in Abdülhamid&#8217;e karşı yürüttükleri anayasacı mücadeleden etkilenmiştir. O da her Osmanlı aydını gibi devletin nasıl kurtulacağı üzerine düşünüyor, özellikle imparatorluğun içindeki milliyetlerin Osmanlı Devleti&#8217;nden kopma eğilimlerinin hız kazanması üzerine bu soruna yanıtlar arıyordu.</p>
<p>1909&#8242;da İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin kongresi için Selanik&#8217;e giden Ziya Gökalp&#8217;in düşüncelerinde büyük değişiklikler oldu. Diyarbakır&#8217;da Tanzimat devrini yaşayan Osmanlı milliyetçisi Ziya Gökalp&#8217;in yerini Türkçü Ziya Gökalp aldı. Bu değişme döneminin ürünü olan <em>Türkleşmek, İslamlaşmak, Mua</em><em>sırlaşmak </em>(1918) adlı yapıtında Türk toplumunun ülküleri nelerdi sorusuna İslamcı ve batıcı ideolojileri eleştirerek yanıt verir. Ona göre, İslamcılar&#8217;ın temsil ettiği ülküler Türk toplumunun çağdaşlaşma özlemlerini engellemiştir. Çünkü bu ülküleri yaşatan toplum bir ümmet toplumudur. Ama Türk toplumu artık ümmet türünden ulus türüne geçiş aşamasındadır. Yalnız Türkler arasında değil, çağdaş dünyada da dinsel ülküler aşınmaktadır. Çağdaş toplumlar ümmet toplumları değil, ulus toplumlarıdır. En yüksek ülküleri ulusal ülkülerdir. Ziya Gökalp&#8217;e göre çağdaş uygarlık bir uluslar uygarlığıydı. Bir uygarlık içindeki ulusların kendine özgü olan yanı hars, yani kültürdü.</p>
<p>Ziya Gökalp <em>Türkçülüğün Esasları </em>(1923) adlı yapıtında Türk ulusunu yükseltmek için tutulması gereken yolun ve uyulması gereken ilkelerin neler olduğunu ele aldı. İlk olarak &#8220;Millet ırk mıdır?&#8221; sorusuna hayır yanıtını verdi. Uluslarda köken aranmayacağını, insanlarda ırkın toplumsal yapılara hiçbir etkisi olmadığını vurguladı. Ulusun kavim olup olmadığı sorusuna da olumsuz yanıt vererek ulusu aynı ülkede oturan halklar toplamından da ayırıyordu. Gökalp&#8217;e göre ulusu oluşturan şey terbiyede ve kültürde birliktelikti. Ulus, dil, din, ahlak ve estetik açılarından ortak olan bireylerden oluşan bir kitleydi. Kültür ve uygarlık üzerinde duran Ziya Gökalp kültürün ulusal, uygarlığın uluslararası olduğunu belirtir. Kendi ulusal kültürümüzü koruyarak doğu uygarlığından çıkıp batı uygarlığına girmemiz gerektiğini vurgular.</p>
<p>Ziya Gökalp, Türkçülük görüşlerini sergilemeye başladığı II. Meşrutiyet döneminde Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerine karşılık, değişik yerlerde oturan tüm Türk topluluklarını tek bir yönetim altında toplamayı amaçlayan &#8220;Turan&#8221; ülküsünü ortaya attı. Ama cumhuriyetin kurulmasından sonra bu düşlerinden vazgeçti.</p>
<p>Ziya Gökalp cumhuriyet kurulmadan önce yazdığı makaleleriyle şiirlerinde halkçılık, devletçilik, laiklik, eğitimin birliği gibi ilkeleri savunmuştu. Gene bu dönemde kadınların özgürlüğü sorunu üzerinde durmuş, bu konuda yazdığı yazılarda, kadınların toplumsal hayata, özellikle ekonomik hayata ve serbest mesleklere katılması, eğitim fırsatlarında, evlenme, boşanma ve miras hukukunda kadınlara eşitlik sağlanması konularını işlemiştir.</p>
<p>Ziya Gökalp Türkiye&#8217;de sosyolojinin bir bilim dalı olarak yerleşmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır. Bilimi somut toplumsal olayları çözecek bir anahtar olarak gören Ziya Gökalp tarih, folklor, ekonomi, din gibi çok çeşitli konulara ilgi duymuştur. Durkheim sosyolojisini ülke sorunlarına uygulamaya çalışarak mesleki örgütleri temel alan ve toplumsal dayanışmayı savunan bir sistem geliştirmiştir. Bu konuda <em>Türkçülüğün Esasları </em>adlı yapıtında mesleki temsile dayanan bir yapının zorunluluğunu vurgular. Yöresel esnaf loncaları yerine merkezi milli loncalar önerir.<br />
Ziya Gökalp&#8217;in öbür yapıtları arasında <em>Türk Töresi </em>(1923), <em>Doğru Yol </em>(1923), <em>Türk Medeniyeti Tarihi </em>(1926) gibi araştırma kitaplarıyla <em> Kızıl Elma </em>(1914), <em>Altın Işık </em>(1923) adlı şiir kitapları sayılabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/biyografiler/ziya-gokalp.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zil</title>
		<link>http://www.seyeho.com/kavramlar/zil.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/kavramlar/zil.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2012 21:57:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Enstrümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik aletleri]]></category>
		<category><![CDATA[Vurmalı çalgılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18875</guid>
		<description><![CDATA[Vurmalı bir çalgıdır. Çok eskiçağlardan beri kullanıldığı bilinen bu çalgı önceleri tunçtan yapılıyordu. Daire biçiminde olan ve tencere kapağını andıran bu müzik aleti daha sonra pirinçten yapılmaya başlandı. Zil ya ikisi birbirine vurularak ya da tek bir zile baget denen sopayla vurularak ses  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-18876" title="zil" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2012/01/zil-200x147.jpg" alt="" width="200" height="147" />Vurmalı bir çalgıdır. Çok eskiçağlardan beri kullanıldığı bilinen bu çalgı önceleri tunçtan yapılıyordu. Daire biçiminde olan ve tencere kapağını andıran bu müzik aleti daha sonra pirinçten yapılmaya başlandı. Zil ya ikisi birbirine vurularak ya da tek bir zile baget denen sopayla vurularak ses çıkartır. Birbirine vurularak çalınan zillerin ortaları deliktir. Buradan geçirilen deri bir şerit, zilleri elde tutmaya yarar. Vurma sırasında titreşimin kaybolmasını ve buna bağlı olarak sesin boğulmasını önlemek için ziller birbirine vurulurken hafifçe kaydırılır. Buna göre vuruş biçimi ayarlanarak sesin sürekli ya da süreksiz olması sağlanabilir. Bando ve klasik müzik orkestralarında kullanılan ziller genellikle bu türdendir. Klasik orkestrada tokmakla çalınan tekli ziller de kullanılır. Dans ya da caz orkestralarındaki ziller ise çoğunlukla davul ile birlikte kullanılan ritim araçlarıdır. Davul ile birlikte kullanılan ziller genel olarak iki çeşittir. Bunlardan biri tek bir zildir ve dikey bir çubuğun üzerine oturtulmuştur; bagetle vurularak ses elde edilir. Öteki ise tam üst üste gelecek biçimde duran ve ayakla yönetilen bir pedal aracılığıyla çalınan bir çift zilden oluşur. Kontrzil (kontrazi) denen bu zilin sesi ötekine göre daha boğuktur. Bateriye bağlı olarak birçok zil kullanılabilir.<br />
Zil orkestraya 18. yüzyılda girdi. Zilin batıda bu tür kullanımında Osmanlı askeri bandosu olan Mehterhane&#8217;nin etkisi vardır.<br />
Zil, Mehterhane&#8217;nin en önemli çalgıların-dandı. <em>&#8220;Halile&#8221; </em>adıyla da anılan zilin çeşitli büyüklükte olanları vardı. Halile, Mevlevi müziğinde kudümden sonra en önemli ritim çalgısıdır. İstanbullu Zilciyan ailesinin ürettiği ziller, özel ve formülü gizli tutulan alaşımı sayesinde çok iyi tınladığından dünyaca tanınmıştır.<br />
Küçük boyutlu ziller ise iki parmağa takılarak çalınır. İki elde birden bulunan bu ziller çalgılara eşlik etmek için kullanıldığı gibi halk oyunları oynanırken de oyuncular tarafından kullanılır. Ülkemizde ve özellikle de Arap ülkelerinde çok kullanılan bir müzik aletidir</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/kavramlar/zil.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zırh</title>
		<link>http://www.seyeho.com/tarih/zirh.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/tarih/zirh.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 21:43:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18867</guid>
		<description><![CDATA[Kişileri, motorlu araçları ya da gemileri korumak için kullanılan koruyucu giysi, levha ya da kaplamadır. Barut bulunmadan önce savaşların çoğunda askerler göğüs göğse çarpışırdı. Bu dönemde savaşçıyı düşmanının silahından korumak için zırh, miğfer, kalkan gibi Çeşitli araçlardan  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-18868" title="Zırh" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2011/12/Zırh-182x200.jpg" alt="" width="182" height="200" />Kişileri, motorlu araçları ya da gemileri korumak için kullanılan koruyucu giysi, levha ya da kaplamadır. Barut bulunmadan önce savaşların çoğunda askerler göğüs göğse çarpışırdı. Bu dönemde savaşçıyı düşmanının silahından korumak için zırh, miğfer, kalkan gibi Çeşitli araçlardan yararlanılırdı.</p>
<p>İlk zırh, sert hayvan derisinden yapıldı. Daha sonra, aralan kumaş ve deri ile desteklenen, kemik ya da metal gibi daha sert maddelerden yapılma halkalar ya da parçalar kullanılarak daha sağlam zırhlar üretildi. Tunç ve demirin bulunmasından sonra zırhlar daha da aynntılandı. İÖ yaklaşık 1200&#8242;deki Truva Savaşı&#8217;nda, Yunanlılar tunçtan miğfer, göğüs zırhı ve tozluk giyiyorlardı. Yaklaşık 1.000 yıl sonra Romalılar, daha sağlam olduğu için miğferlerini demirden yaptılar. Yunanlılar ve Romalılar zırhlarının içinde kolaylıkla hareket edilebiliyorlardı. Zırhı oluşturan parçalar vücuda hareket olanağı sağlayacak biçimde tasarlanmıştı. Eski zamanlarda savaşçılar ek korunma için kalkan da taşırlardı. Yunanlılar&#8217;ın kalkanları yuvarlak, Romalılar&#8217;ınki ise uzun ve vücudun önüyle yan taraflarını koruyacak biçimde eğimliydi.</p>
<p>Deri zırhlar ile pamuk ya da bez parçalarıyla beslenmiş kumaş zırhlar oldukça dayanıklıydı, ama en sağlam zırh metal olanıydı. Hem sağlam, hem de savaşçının serbestçe hareket etmesine olanak veren hafif ve esnek zırh yapımı büyük bir beceri istiyordu.</p>
<p><strong>Örme Zırhlar</strong><br />
Avrupa ve Asya&#8217;daki metal işçileri gittikçe daha ustalaştılar. 11. yüzyıla gelindiğinde demir tellerden örülmüş zırhlar <img class="alignright size-thumbnail wp-image-18871" title="Örme Zırh" src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2011/12/orm-z%C4%B1rh-200x133.jpg" alt="" width="200" height="133" />giyilmeye başlandı. Bu zırh, üst üste getirilerek birbirine geçirilmiş ya da örülmüş küçük demir halkalardan oluşuyordu. Zırh yapımcıları halkalar arasındaki boşlukları kaynak yaparak ya da perçinleyerek kapatırlardı. Savaşçıların bazıları uzun zırh giysiler, bazıları ise yalnızca zırh ceket giyerdi. Uzun zırhlar, savaşçının kollarını dirsek altına ya da bileklere kadar örten ve boynundan diz altına kadar ulaşan uzun bir gömleği andırırdı. Zırha bürünmüş savaşçı, ellerine de zincirden örme tek parmaklı eldiven geçirir, başını ve boynunu korumak için de omuzlarına kadar sarkan bir başlık giyerdi. Bu tür bir zırh, bohça gibi sarılarak eyere bağlanabilirdi. Düşman yaklaştığında, genellikle içi pamukla beslenmiş tunik ya da kollu bir giysi üzerine giyilebilirdi. Normanİar, Araplar ve Hintliler bu tür zırhları kullanırlardı.</p>
<p>Zırh ceketi bir kamanın ucunu saptırabilir, kılıç ya da kargı darbesini savuşturabilirdi; ama savaş baltasına karşı pek kullanışlı değildi. Ağır bir balta darbesi zırhı delip geçebiliyordu.</p>
<p><strong>Levha Zırhlar</strong><br />
Zırh yapırncıları silahlara karşı korunmayı sağlamak için çelik levhalar yapmaya başladılar. Vücudun en duyarlı bölümleri bu levhalarla, öteki bölümler ise örme zırhla örtüldü. 1400&#8242;e gelindiğinde atlı savaşçılar ya da şövalyeler, bütün vücutlarını örten, üst üste bindirilmiş metal levhalardan oluşan zırhlar giyiyorlardı.</p>
<p>Başın ve yüzün korunmasına özel bir önem verilirdi. Bazen, istendiğinde kaldırılabilen siperli bir miğfer giyilirdi. Yüzü de örten tek parça miğfer giyenler ise su içmek ya da konuşmak istediklerinde miğferlerini tümüyle çıkarmak zorundaydı. Kapalı miğferlerde görmeyi ve soluk almayı sağlayan ince uzun delikler bulunurdu. Bu biçimde giyinen bir şövalye, bir arkadaşıyla mı yoksa düşmanıyla mı savaştığını anlayamazdı. Bu nedenle, başka şövalyelerin kendisini tanıması için miğferine bir amblem ya da işaret takardı. Bazen şövalyenin mızrağında bir sancak taşıdığı da olurdu. Armacılık işte böyle başladı.</p>
<p>Zırh yapımcıları, metal zırh yapacakları şövalyenin ölçüsünü büyük bir dikkatle almak zorundaydı. Zırhtan giysi ağırdı. Örme bir zırh yaklaşık 23 kilogramdı. Levha zırhın ağırlığı ise 27 kilograma ulaşabiliyordu. Şövalye olmak isteyenler, 14 yaşında iken bütün zırhını kuşanmış olarak bir atın üzerine sıçramayı öğrenmek zorundaydı. Şövalyeler zırhlarını kuşanmak için çoğunlukla yardıma gereksinim duyarlardı.<br />
Yalnız varlıklı savaşçılar bütünüyle metal levhalardan yapılma bir zırh giysi edinebilirdi. Yoksul savaşçılar ise pamukla beslenmiş bir giysi ve metal bir miğferle yetinmek zorundaydı. Savaşın kaderi çoğunlukla önderin tek bir çarpışmada düşman önderi yenip yenemeyeceğine bağlı olduğundan, önderlerin çok iyi korunması gerekliydi. Atlar da korunmak zorundaydı; ortaçağın sonlarında atlara da zırh giydirildi. At zırhları çoğunlukla, özel olarak biçimlendirilmiş metal parçalarıyla birleştirilen kapitone kumaştan yapılırdı. Hindistan&#8217;da savaşta kullanılan fillere de zırh giy dirilirdi.</p>
<p><strong>Zırh Modellerinin Değişmesi</strong><br />
15. ve 16. yüzyıllarda yapımcılar, tıpkı bir terzinin elinden çıkmışçasına gösterişli zırhlar yapmaya başladılar. Yaptıkları zırhlardan bazıları çok güzeldi. Ama modaya uyma çabalarıyla öylesine çok süslemeler eklediler ki, zırhlar savaşta işe yaramaz oldu.</p>
<p>Avrupa, Afrika, Arabistan, Hindistan, Çin ve Japonya&#8217;da değişik zırhlar giyilirdi. Bazı zırhlar deri üzerine tutturulan metal pullar ya da levhalardan oluşurdu. Bazıları metal levhalar birbirine eklenerek yapılır, büyük ve ağır levha zırhlar genellikle perçin çivileriyle tutturulurdu. Kuzey Amerika Yerlileri tahta zırhlar kuşanırdı. Pasifik Adalan&#8217;ndaki Poli-nezyahlar ise hasır, kemik ve hindistancevizi liflerinden yapılmış zırhlar giyerlerdi.</p>
<p>17. yüzyılda artık ateşli silahlar bulunmuştu ve hiçbir zırh silahtan çıkan bir kurşuna karşı koruma sağlayamıyordu. Bu nedenle, bütün vücudu örten zırh giysiler yalnızca turnuvalarda giyilir oldu. Şövalyelik çağı kapanmıştı. Artık düşmanları şövalyeye zırhını kuşanması ve atına binmesi için zaman tanımıyordu. Tersine, aniden arkadan saldırıya uğrayabilirdi. Bundanböyle şövalye, zırhının korumasına güvenerek at sırtında savaşa gidemezdi. Böylece vücudu tümüyle örten zırhlar hızla bir kenara atıldı.</p>
<p>17. yüzyılda at sırtındaki bir asker de, kargılı yaya askerler gibi, miğfer, göğüs zırhı, sırt zırhı ve uyluklarını koruyucu bazı giysiler giyiyordu. Subayların zırhları da emirlerindeki askerlerden çok az farklıydı. Zırhı tümüyle ilk terk edenler tüfek taşıyan askerler oldu; çünkü taşımaları gereken eşyalar yeterince ağırdı. Sonunda askerlerin hemen tümü tüfek kullanmaya başladı. 18. yüzyıla gelindiğinde artık çok az sayıda asker miğfer giyiyordu. Gene de, 18. ve 19. yüzyıllarda bazı ağır süvariler zırh giydiler.<br />
Bugün zırhlar yalnızca törenlerde giyilir. 19. yüzyılda Almanya piyade miğferlerini yeniden kullanmaya başladı. I. Dünya Sava-şı&#8217;nda öbür uluslar da onu izledi. Askerlerin başlarını korumak için metal miğferler gerekliydi ve I. Dünya Savaşı&#8217;ndan bu yana orduların çoğunda kullanıldı.</p>
<p>Modern savaş birliklerinde gerektiğinde koruyucu yelek ve ceketler giyilmektedir. Polisler ve yaşamları tehdit edilebilecek kişiler de bazen kurşun geçirmez yelek kullanırlar. Son zamanlarda, giyilmesi daha kolay olan, çelik kadar dayanıklı camyünü ve sentetik malzemeler bulunmuştur.</p>
<p><strong>Zırhlı Gemiler Ve Araçlar</strong><br />
İnsanlar ancak 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde gemileri zırhla korumanın gerekliliği üzerinde düşünmek zorunda kaldılar. Eski ahşap savaş gemilerinin top gülleleriyle batırılması kolay olmuyordu. Ne var ki, bu tekneler patlayan mermilere karşı aynı biçimde dayanıklı değildi. Bu mermilere karşı korunmak için demir levhalar kullanılmaya başlandı. İlk buharlı ağır zırhlıların ortaya çıkması deniz savaşlarını da değiştirdi.</p>
<p>Zırhlı gemiler yapılınca, silah yapımcıları ile zırh üreticileri arasında üstünlük yarışı başladı. Bir ülke var olan silahlarla batırılamayan bir gemi yaptığında, başka bir ülke de yüzen herhangi bir gemiyi batırabilecek daha güçlü bir silah bulmaya çalıştı.</p>
<p>İlk etkin zırhlı levha dövme demirden yapıldı. Daha sonra onun arkasına bir çelik levha yerleştirildi. Zırhı delebilen mermilerin ve güdümlü füzelerin icadına kadar bunlar etkili oldu. 20. yüzyılda zırhlar, çelik ile başka metallerin karıştırılıp levha olarak haddelen-mesiyle yapıldı. Her iki Dünya savaşında da savaş gemileri sertleştirilmiş çelikten yapılma kalın zırhlarla kaplandı. Modern gemilerde ise II. Dünya Savaşı&#8217;ndakilere göre daha ince zırhlar kullanılmaktadır. Karada da tanklar top ateşine ve füzelere karşı son derece gelişkin bir zırhla korunmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/tarih/zirh.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zeytin</title>
		<link>http://www.seyeho.com/doga-ve-canlilar/zeytin.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/doga-ve-canlilar/zeytin.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 21:41:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğa ve Canlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bitkiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18864</guid>
		<description><![CDATA[Akdeniz kıyılarının değişmez görüntülerinden birini zeytin ağaçları oluşturur. Yetiştiği yerleri gümüşsü yapraklarıyla puslu bir yeşile boğan bu ağaçların yabanilerine &#8220;delice zeytin&#8221; denir. Binlerce yıl önce yabanilerinden aşılanarak geliştirilmiş olan kültür çeşitleri bol yağlı meyveleri için  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2011/12/Zeytin-200x149.jpg" alt="" title="Zeytin" width="200" height="149" class="alignleft size-thumbnail wp-image-18865" />Akdeniz kıyılarının değişmez görüntülerinden birini zeytin ağaçları oluşturur. Yetiştiği yerleri gümüşsü yapraklarıyla puslu bir yeşile boğan bu ağaçların yabanilerine &#8220;delice zeytin&#8221; denir. Binlerce yıl önce yabanilerinden aşılanarak geliştirilmiş olan kültür çeşitleri bol yağlı meyveleri için yetiştirilir.<br />
Zeytin (Olea europaea) en çok 12 metreye kadar boylanabilen, herdemyeşil bir ağaçtır. Mızrak biçimli yapraklan, küçük beyaz çiçekleri ve olgunlaştığında morumsu siyah bir renge dönüşen küçük meyveleri vardır. Bu etli meyvelerden hem yiyecek olarak yararlanılır, hem de yemeklik yağ çıkarılır. Açık renkli sert odunundan ise mobilya yapılır.</p>
<p>Zeytin çok eskiçağlardan beri yetiştirilen ilk tarım ürünlerinden biridir. Örneğin Eski Mısırhlar&#8217;ın zeytin tarımıyla uğraştığı bilinir. Kutsal Kitap&#8217;ta zeytinden sıkça söz edilir, Eski Yunanistan&#8217;da ise zeytin ağaçlan barış ve zaferin simgesi olarak kabul edilmiştir. Günümüzde de zeytin dalı barışı simgeler.<br />
Zeytin ağaçları don tehlikesinin bulunmadığı ılıman iklimlerde yetişir; en iyi gelişmeyi derin ve verimli topraklarda gösterir. Genellikle yaşlı ağaçlardan kesilen dal parçalarıyla, yani çelikleme yöntemiyle üretilen bu ağaçlar ilk meyvesini dikildikten beş yıl sonra vermeye başlar ve yaklaşık 15-20 yaşına kadar verimliliğini sürdürür. Zeytin yağlık ve sofralık olarak yetiştirilir.</p>
<p>Dünyada üretilen toplam zeytinin büyük bölümü yağ çıkarmakta kullanılır. Zeytinyağı, zeytinin önce çelik ya da taş merdanelerde ezilmesi daha sonra da sıkılmasıyla elde edilir. Soğukta sıkılarak hazırlanan bu yeşilimsi sarı ürüne &#8220;sızma yağ&#8221; ya da &#8220;torba yağı&#8221; denir. Sızma yağ en değerli zeytinyağı çeşididir. Kalan posalar ısıtılıp, yeniden sıkılarak daha koyu sarı renkli ve daha düşük kaliteli bir yağ elde edilir. Yağı alınmış zeytin posasına ya da küspesine prina denir. Prina çoğu kez yakacak olarak kullanılır. Zeytin çekirdeğinin içinden de sabun ve krem yapımında ya da makine yağı olarak kullanılan bir yağ çıkarılır.</p>
<p>Sofralık zeytinin &#8220;yeşil&#8221; ve &#8220;siyah&#8221; iki çeşidi vardır. Yeşil zeytin henüz olgunlaşmadan, siyah zeytin ise olgunlaştıktan sonra toplanan meyvelerden salamura yapılarak hazırlanır.</p>
<p>Dünyanın en önde gelen zeytin üreticileri İspanya, italya ve Yunanistan&#8217;dır. Türkiye, ABD&#8217;nin California eyaleti, Fas, Tunus öbür önemli üreticilerdir. Yıllık toplam zeytin üretiminin 1 milyon tonu aştığı ülkemizde ürünün önemli bölümü Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinden sağlanır. Aydın, Balıkesir, İzmir ve Muğla en fazla zeytin üretilen iller arasındadır. Ürününün çoğunu yağlık zeytinin oluşturduğu Türkiye zeytinyağı üretiminde de dünya sıralamasında başlarda yer alır. En yaygın yağlık çeşitler arasında çolur, memecik, halkalı, Ayvalık yağlık, sarıulak; sofralık çeşitler arasında ise sele zeytini ka-lembezi ve kalamata sayılabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/doga-ve-canlilar/zeytin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zeus</title>
		<link>http://www.seyeho.com/tarih/zeus.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/tarih/zeus.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 21:39:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan mitolojisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18861</guid>
		<description><![CDATA[Eski Yunan&#8217;da tanrı ve tanrıçaların koruyucusu ve yöneticisi olarak tapılan bir tanrıydı. Romalılar&#8217;ın da Jüpiter adlı benzer bir tanrıları vardı ve Zeus&#8217;la ilgili olarak anlatılan öykülerin pek çoğunu alarak Jüpiter&#8217;e mal ettiler. Bu nedenle daha sonraki dönemlerde zaman zaman, Zeus ve  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2011/12/Zeus-163x200.jpg" alt="" title="Zeus" width="163" height="200" class="alignleft size-thumbnail wp-image-18862" />Eski Yunan&#8217;da tanrı ve tanrıçaların koruyucusu ve yöneticisi olarak tapılan bir tanrıydı. Romalılar&#8217;ın da Jüpiter adlı benzer bir tanrıları vardı ve Zeus&#8217;la ilgili olarak anlatılan öykülerin pek çoğunu alarak Jüpiter&#8217;e mal ettiler. Bu nedenle daha sonraki dönemlerde zaman zaman, Zeus ve Jüpiter&#8217;in aynı tanrı oldukları düşünülmüştür.</p>
<p>Sanat yapıtlarında Zeus sakallı, yakışıklı, tanrılara ve insanlara adalet dağıtan bir tanrıya yakışır biçimde güçlü bir erkek olarak betimlendi. Sağ elinde tuttuğu &#8220;yıldırım&#8221;la insanları cezalandırırdı. Güçlü kanatları olan kartal onun habercisi, dağlar ve ormanlar Zeus&#8217;un kutsadığı yerlerdi. Zeus&#8217;a tapınmak için insanlar tırmanabilecekleri kadar yüksek tepelere çıkarlardı.</p>
<p>Efsaneye göre Zeus aslında evrenin ilk kralı olan babası Kronos&#8217;u tahtından indirerek yüce tanrı olur. Kronos günün birinde kendi çocuklarından birinin kendisini tahttan indireceğini bildiğinden, bunu önlemek için çocuklarını doğar doğmaz yutmaktadır. Oysa Zeus annesi tarafından kurtarılır ve Girit&#8217;teki İda Dağı&#8217;nda bir mağarada büyütülür. Sonunda öylesine güçlenir ki, Kronos&#8217;u yuttuğu çocukları öksürerek çıkarmak zorunda bırakır. Çocuklar birleşerek babalan Kronos&#8217;u yendikten sonra dünyayı kendileri yönetmeye başlarlar. Zeus gökleri, Poseidon denizi, Ha-des de yeraltındaki ölüler dünyasını yönetir.</p>
<p>Tanrılar önceleri insanlara dostça davranırlar. Oysa insanlar kötüleşmeye ve tanrılara boyun eğmemeye başlayınca, bir efsaneye göre, Zeus bir tufan yaratarak tüm dünyayı yok etmeye ve böylece insanların kötülüklerine son vermeye karar verir. Ne var ki, Deukalion ve Pyrrha adında bir kadın ile erkek, Parnassos Dağı&#8217;nın tepesine sığınarak kurtulur. Zeus da onlardan yeni bir insan ırkı yaratır.</p>
<p>Zeus&#8217;un yaptıklarına ilişkin çeşitli öyküler yaratılmıştır. Zeus önce Metis adında bir tanrıçayla, sonra da Hera adında başka bir tanrıçayla evlenir. Üç tane çocukları olur, bunlardan biri savaş tanrısı Ares&#8217;tir. Zeus Hera&#8217;nın dışında, insan ve tanrıçalar arasında pek çok kadınla ilişki kurar. Oysa Hera çok kıskançtır. Zeus sevgililerini gizlice ziyaret edebilmek için hayvan biçimlerine girer. Sözgelimi, bir kuleye hapsedilen Danae adında ölümlü bir kadına bir altın yağmuru, Leda adlı başka bir kadına ise kuğu biçiminde görünür. Zeus&#8217;un çok sayıda çocuğu arasında, Güneş tanrısı Apollon, doğa tanrıçası Arte-mis, babasının kafasından bir şimşek gibi fırlayarak doğan akıl tanrıçası Athena vardır. Zeus&#8217;un tanrı olmayan oğullarının en ünlüsü ise Herakles&#8217;tir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/tarih/zeus.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zerdüşt</title>
		<link>http://www.seyeho.com/dini-bilgiler/zerdust-2.html</link>
		<comments>http://www.seyeho.com/dini-bilgiler/zerdust-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 21:37:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dini Bilgiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.seyeho.com/?p=18858</guid>
		<description><![CDATA[Bugün hâlâ yaşayan en eski dinlerden biri olan Zerdüşt dininin kurucusudur. Eski Farsça&#8217;ya yakın bir dil olan Avesta dilinde Zarathushtra adıyla anılır.
İÖ 7. yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın başlarında yaşayan Zerdüşt&#8217;ün yaşamına ilişkin kesin bilgi yoktur, ama Eski İran&#8217;ın Azerbaycan yakınlarındaki  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.seyeho.com/wp-content/uploads/2011/12/Zerdüşt-200x197.jpg" alt="" title="Zerdüşt" width="200" height="197" class="alignleft size-thumbnail wp-image-18859" />Bugün hâlâ yaşayan en eski dinlerden biri olan Zerdüşt dininin kurucusudur. Eski Farsça&#8217;ya yakın bir dil olan Avesta dilinde Zarathushtra adıyla anılır.</p>
<p>İÖ 7. yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın başlarında yaşayan Zerdüşt&#8217;ün yaşamına ilişkin kesin bilgi yoktur, ama Eski İran&#8217;ın Azerbaycan yakınlarındaki yaylalarında doğduğu sanılmaktadır. Büyük olasılıkla bir rahipti. Zerdüşt&#8217;e ilişkin efsanelerde, yeni dini kurması için kendisine 30-40 yaşlarında vahiy geldiği anlatılır. Zerdüşt insanlara, yalnızca bir tek tanrının olduğunu söyledi ve onları çoktanrı-cılıktan vazgeçmeye çağırdı. Kral Viştaspa&#8217;ya kendi dinini benimsetti. Tüm İran&#8217;a yayılan bu yeni din bölgede bir savaşa yol açtı.</p>
<p>Zerdüşt&#8217;ün de bu savaşta öldürüldüğü sanılmaktadır. Zerdüşt dininde tapınak ya da tapınılacak imgeler yoktur. Bu dinin rahiplerine sonradan Mecusiler dendi. Bu rahipler evrende her şeyin bir karşıtı olduğunu anlattılar. Zerdüşt dininde, bilge tanrı Ahura Mazda&#8217;nın karşısında kötülüğü simgeleyen Ehrimen yer alır. Altı kutsal ruh Ahura Mazda&#8217;ya eşlik eder. Bunların her biri adalet, iyilik, doğruluk ya da bağlılık gibi bir ya da birkaç değeri temsil eder. Bu altı kutsal ruhun altında, doğa güçlerini denetlediğine inanılan melekler vardır. Lakabı Druc (yalan) olan Ehrimen&#8217;in yardımcıları ise daeva&#8217;lar denen kötü cinlerdir. Ahura Mazda&#8217;nın verebileceği en büyük armağan zekâdır. Zekâ insanlara iyiyle kötüyü ayırt etme gücü sağlar. Zerdüşt dininde, iyilikle kötülüğün çatışmasının 3.000&#8242;er yıl süren dört dönemden geçeceğine inanılır. Bu 12 bin yıllık sürenin son 3.000 yılı Zerdüşt&#8217;ün doğumu ile başlamıştır. Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta, özgün elyazması metinlerden artakalan parçalardır. Özgün metinlerin Büyük İskender&#8217;in İran&#8217;a girdiği dönemde kaybolduğu düşünülmektedir. Bugünkü Avesta, İS 3.-7. yüzyıllarda Sasani hükümdarlarınca Orta Farsça ya da Pehlevi dilinde derlenmiştir.</p>
<p>Zerdüşt dini özellikle Sasaniler döneminde devlet dini olarak hızla yaygınlaştı. Araplar&#8217;ın İran&#8217;ı işgal etmesinin ardından bir süre daha önemini koruduysa da, Zerdüşt dinine inananlar İS 8.-10. yüzyıllarda dinsel baskılar nedeniyle İran&#8217;ı terk ettiler. Parsiler olarak bilinen bu topluluk Hindistan&#8217;ın bazı bölgelerine yerleşti. Günümüzde Zerdüşt dini Iran&#8217; daki Gebriler ve Hindistan&#8217;daki Parsiler arasında varlığını sürdürmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.seyeho.com/dini-bilgiler/zerdust-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

